19 Şubat 2014 Çarşamba

Zamana kıyak geçer de anca ölürken yaşlanırsın


Siyahın 
maviye 
dolandığı gecelerden 
sabahlara geçiyoruz.
yaşanmak için 
anlatılan destanlarla 
geçiyor ömür 
denilen
isim-şehir. 

bir gün
bir bakmışız 
ölmüşüz; 
bir bakmışız lekelenmiş 
adamlığımız,
biralarımız gibi soğuk tenlerimizin
bir olduğu anlardaki
sıcaklığımız 
sarsmış bu soğukluğu..

çareyi başkalarında ararken; 
başkalarını çaresizliğimizde bulmuşuz! 
biz 
her cümlenin sonuna 
üç nokta koymak istemişiz de 
ardından gelecek 
açıklamalarda boğuluruz diye korkmuşuz. 

bi ağaç gibi odunuz,
odun olmak yaraşmış bize.
onlardan değilsin sen; 
gir içeri.
oynamazsın bu makinenin tuşlarıyla. 
yine de bozarsın,
yalnızlığıma bağlıyken sımsıkı
aralanmış kapılardan 
çıkıp bozmuşsun
yalnızlığımı.

sonra gecenin karanlığı akmış
içkilere, sigaraya
belki sonra maviye yer verir
sabahın ışıklarıyla 
gökyüzüme diye.. 
sonsuz şarap akan musluklardan 
sonsuz acıya 
nasıl olduğunu bilmediğin 
sonsuz bir ana
adımlarız...

zamana kıyak geçer de 
anca ölürken yaşlanırsın. 
sen baki'nin aşık olduğu kadından değil;
boğulduğu sudansın. 
sen gir içeri!
sen onlardan değil; 
sen benden değil; 
sen kendinden geçen zamansın.

bulutlara mırıldanarak ilerliyorum
yağmurlar çarpa çarpa tonluyor
hayatın sesini.
saçından aşağı doğru süzülüyor
damla damla
yaşlarını saklıyorsun
giderken bardan 
adım adım..

soğuk teninde
mum sıcaklığı dokunurken 
kalabalığa aldırmadan sarıyor dudaklarını 
kalabalıkta ki gürültülerin ardından çalan şarkı 
eşlik ediyor kahkahalarına..

yağmur birikintileri arasında 
ayak seslerini duyuyorum 
uzaklaşıyoruz.
gecenin, siyahı tekrar içine çektiği bir anda
belki tekrar böyle bir an gelir diye 
musluklara sarıyorum 
adım adım..



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder