14 Şubat 2013 Perşembe

Solup gitmektense yanmak bazen daha iyidir..



Genç bir adam, güneşin yaktığı bir günde, temizliğini henüz bitirdikleri bir rock barın loş atmosferinde, sonsuz bira akan musluklardan doldurduğu birasından derin bir yudum alıp denize doğru baktı. ne yapması gerektiğini bilmiyordu, kimse de yoktu çevresinde. patronundan, bardakları yıkayan çocuğa kadar herkes alkolün pençesinde günlerini birbirine bağlıyor ve "anı yaşamak" yerine "günü kurtarmak" için mücadele ediyordu. ege'de bir yerdi, talan edilmişti her yer, beyaz mantarlar gibi gözüken dubleksler tüm düzlükleri kaplamıştı. Barların sonsuz bira akan musluklardan yudumluyorlardı…

Birasını iki yudumda bitirip, programlanmış gibi musluğa doğru hareketlendi. yavaşça doldurduğu birasını alıp, cd çantasına ilerledi bu seferde. her şeyi o kadar yavaştı ki, öleli seneler olmuş gibi bir umursamazlıkla yaşıyordu. bardaki müzikleri kendisi çalıyor, insanların isteklerinden ziyade içindeki kötü ruhun doymak bilmez tarafını seslerle besliyordu. bazılarını yüzlerce kez dinlediği şarklılarına baktı, nirvana'nın bir konserinde coverladığı "the man who sold the world"u dinlemek istedi. Garip sevgilerle dolu düşüncelere boğulmuş bir hayatı vardı, ne okuluna dönmek ne de bardan dışarıdaki hayata karışmak istiyordu.

Bira nehirlerinin kurumadığı rock cennetinde, kurt cobain'in sesiyle sakinleşmek ve içmekten başka bir amacı yoktu. sony marka cd çalarına cd'yi yerleştirdi. parmağıyla itip, 7 numaralı şarkıyı seçti. şarkıların sırasını bile şaşırmıyordu, kendi hayatına dair hiçbir şey bilmezken, müptelası olduğu gruplar kutsal kitap gibiydi... elektro gitar girdiğinde, bardağının çeyreğinde kalan birayı kafaya dikip, yeniden musluğa yöneldi. içmediği zamanlar sarhoş gibi dolaştığından ve ne yaptığını hatırlamayacak hale geldiğinden, içmemek opsiyonunu tuvalete attı. üzerine sifonu çekti.

Bardağa doldurmakla uğraşacağına, ağzını musluğa dayamayı düşündü. yaşamaya çalışacağına, ağzına silah dayamayı bir kez daha aklından geçirdi. birasını hafiften koklayarak, yerine yürüdü. barın dışındaki mutlu insanlardan ve gülümseyerek konuşanlardan bir kez daha nefret etti, onlar gibi olmak kendisine seçenek olarak bile sunulmamıştı. Hayatını anlamlı kılan ve sarsan şeylerle yüklü koca bir hayat yaşamıştı. Bira-sigara nedir bilmezken, şimdi içmeyen insanları başka bir gezegenden kabul ediyordu.

Şarkı biter bitmez yeniden başlattı, ölene kadar dinleyebilir ve içebilirdi sanki. bardakta kalanı, yanında kalmayı tercih etmeyene adadı. her zaman yakışıklı kalacaktı, her zaman genç. insanlar, onun 30 ya da 40 yaşında nasıl olduğunu görmeyecekti. çektiği acıların faturası her gün kendisini katlarken, hayatı kaçırdığının da farkındaydı belki ama napabilirdi bilmiyordu. Yine de hep bir şeylerin peşinde oldu. Farklı acıları tattı, bazen o da gülümsedi. Çalan bir şarkıda kendini kaybettiği anıları düşünmeye hep devam etti birasını yudumlarken.

‘‘the man who sold the world’’ dininin sessiz müritleri gibiydiler, ardı ardına çalan şarkıya kimsenin şikayet ettiği yoktu. barın arkasındaki siyah hayalet gibi sessizce bira musluğunun başına süzülüp, bir kere daha doldurdu bardağını. normale dönmeye ve tepki vermeye başlamıştı. dağılmış bir lego gibi duran beyni, ekstra bağlayıcı malzemeyle bir araya gelmeye başlamış ve hücreler arası bilgi akışı da hızlanmıştı. geceye yavaştan hazırlanırken, barın kapısından hayatında en çok sevdiği insan girdi. bordo converseleri, renkli saçlarıyla yakın bir gezegenden numune olarak gönderilmiş gibiydi. gelip de onu bulmuştu, kendine aşık etmişti, dudaklarını kanatmıştı, tedavi etmişti, kanserli hücreler gibi beyninde yayılmıştı, kemoterapi olmuştu, hayat vermişti, canını yakmıştı...

The man who sold the world biterken, "where did you sleep last night" çalmaya başladı bu sefer, uzun süredir uyumadığı belli olan barın diğer köşesindeki dağınık renkli saçlarıyla ona bakıyordu. onunla sonuna kadar gidebileceğine inanırken, başlangıçlarının nasıl böyle son bulduğun bilmemek canını sıktı. zamanın bir an önce geçmesini dileyip gözlerini kapattı. Bi süre sonra terk etti orayı.



Kaldırımlarda aklı dolu bir şekilde evin yolunu tuttu. Masasının üzerine yığdığı soru işaretlerini bir kenara itip, daktiloyu karşısına aldı. bunu yazması gerekiyordu ama nasıl yazacağı hakkında bir fikri yoktu. Bi sigara yaktı, the man who sold the world çalıyordu, yalnız bir akşam geçirdiği gecesinde sesi iyice açıp ‘bunları söylemenin kolay bir yolu yok o yüzden sadece yazıyorum’ diyerek başladı...

1 yorum:

  1. sitenizi takibe aldım :)
    banada beklerim yolcu.
    http://demodeyiz.blogspot.com/

    YanıtlaSil